Kapat

AFRİN : Zeytin Dalı Harekatı

Anasayfa
Genel AFRİN : Zeytin Dalı Harekatı

Afrin’e Zeytin Dalı Harekat’ı ve Milli Güvenlik Politikamız

Türkiye Cumhuriyeti ABD’nin Suriye politikalarında ki tutarsızlık ve tek taraflı eylemlerinden uzun süredir rahatsızdı. Zaten son dönemde gerilmiş olan Türkiye-ABD ilişkiler ABD’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne rağmen kendisine ortak saydığı DSG güçlerinden oluşan 30 bin kişilik silahlı bir grupla Suriye ve Irak sınırlarını kapsayan bir güvenlik alanı oluşturacağını açıklaması ile iyice gerildi. Hali hazırda ilişkiler gerilmişken ABD’nin DSG ye yüklü silah yardımında bulunmasıyla  bu unsurlar Milli Güvenliğimiz açısından yüksek bir tehdit oluşturmaya başladı ve Türkiye uzun süredir gündeminde olan Afrin Operasyonu’nu başlattı.

Operasyondan ve milli güvenlik politikamızdan bahsetmeden önce DSG’yi biraz anlatmakta fayda var zira bölgede ve sahada bize rağmen müttefikimiz(!) ABD’nin ısrarla savunduğu kolladığı ve binlerce tır silah yardımında bulunduğu grubu genel hatlarıyla bilmek tarafımızca faydalı olacaktır. DSG (Demokratik Suriye Güçleri) 2015 yılında 13 grubun imzaladığı protokolle ABD denetiminde kuruldu. Türkiye’nin YPG terör örgütü güçlerinin Fırat Nehri’nin batısına geçmemeleri uyarısı üzerine Menbiç’e yapılacak olası Işid saldırısını önlemek amacıyla 13 grubun katılımıyla oluşturuldu. Bu gruplar arasında bazı Arap gruplarda bulunmakta fakat DSG’nin yüzde doksanından fazlasını YPG terör örgütü oluşturmakta. Yani kuruluş amacı birazda Türkiye’yi ve uluslararası alanı olası Işid saldırısına karşı Menbiç’i PYD’nin değil de çeşitli grupları içeren bir koalisyonun savunacağına inandırarak bölgede PYD’yi ve silahlı kanadı olan YPG’yi etkin kılmak. Ayrıca DSG içerisindeki bu 13 gruptan bazılarının sadece kağıt üzerinde var olduğundan da şüphe edilmekte zira bazı gruplara ait hiçbir geniş çaplı bilgi belge ve askeri alan bulunmamakta. Kuruluş protokolüne imza atan bazı grupların varlığının dahi şüpheli olduğu ve %90 dan fazlasını PYD’nin oluşturduğu bu DSG’nin karar mekanizması ise tamamen PYD’nin elindedir. Ve de bilindiği gibi PYD terör örgütü PKK terör örgütünün bir muadilidir.

Anlaşılacağı üzere bu örgüt göz boyama nitelikli ve kullanımı opsiyonel olan yani sadece Işid‘e karşı koymaya değil gelecekte farklı politikalara da hizmet etmeye açık bir gruptur. Türkiye ise bu grubu ve milli güvenliğine bu grup üzerinden yöneltilen tehditleri bertaraf etmeye yönelik düzenlediği operasyonda bazı uluslararası tepkilerle karşılaşmıştır. Bu tepkilerin en yüksek perdeden duyuransa beklenildiği ve bilindiği gibi ABD olmuştur. Fakat ABD zayıflayan Ortadoğu politikası nedeni ile bu tepkilerinin uluslararası platformda beklenen ekosunu yani beklenen desteğini alamamıştır. Öyle ki bazı ABD li yetkililer ve bazı üst düzey eski bürokratları bile harekatı Türkiye’nin meşru egemenlik alanı içerisinde haklı bulmuştur. Bu nokta da yakın zamanda Hudson Enstitüsü’nün Washington’da  düzenlediği  ‘’Orta Doğuda Düzen Mücadelesi’’ adlı panele katılan Bush dönemi Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi ve ABD Savunma Bakanlığı eski müsteşar yardımcısı olan Michael Doran’ın Amerika’nın Suriye’nin kuzeyinde izlediği politikayı eleştirmesi, ‘’YPG-PKK’dır’’ demesi ve sözlerine ‘’kendimizi kandırmayalım’’ ifadeleri ile devam etmesi de bunun en çarpıcı örnekleridendir. Bu ve bunun gibi birçok farklı görüş ve açıklamaya bakıldığında ABD’nin bürokratik ve siyasi kurumlarının son dönem Ortadoğu politikası ve YPG konusunda birçok çatlak sesi içinde barındırdığı sonucuna varmak pek de yanlış olmaz.

 

Türkiye Cumhuriyeti ise tüm tepkilere rağmen bölgede daha önce de Fırat Kalkanı Harekatı ile Suriye toprakları içerisinde ki terör unsurlarına karşı operasyon düzenlemiştir ve şimdi de bu harekatla sınırlarında oluşturulmak istenen terör koridoruna tekrar bir darbe vurmuştur. Harekatta Türk Silahlı Kuvvetleri ile birlikte ÖSO da YPG ye karşı operasyonalar düzenlemekte. Operasyonların odağında bulunan asıl nedense milli güvenliğimiz. Oluşturulmak istenen  koridor, koridorun içerisinde kurulacak yönetim ve bu yönetime bağlı olacak olan silahlı gücün Türkiye Cumhuriyeti’nin milli varlığına zarar vermeye yetecek kadar güç kazanması kısa, orta ve de uzun vade de mümkün görülmemekte fakat bizi endişelendiren ve milli güvenliğimiz açısında tehdit oluşturan asıl unsur daima yükselme hedefinde olan devletimiz ve milletimizi yıllardır içerde ve dışarda edindikleri taşeron örgütlerle bölgesinde etkisizleştirmeye içerde istikrarsızlaşma ve kutuplaşmaya, ekonomide dışarıya bağımlılığa, eğitim de sanayide ve de  üretimde verimsiz politikalara iten güçlerin bu taşeronlarla iş tutmasıdır. Yani sürekli değişik piyonları oyuna sürmesidir. Fakat piyonlar ne kadar değişse de karşı tarafın hamleleri hep aynı amaca hizmet etmektedir.

Karşımızdakilerin amacı ve hamleleri ne denli çeşitli olsa da bugün Suriye’de gerçekleştirilen operasyonlar bir nevi güvenlik tehdit algımızın değiştiğinin de bir ifadesidir ve Türkiye’nin bu hamlelere karşılık klasik tavrını bir kenara bırakıp daha etkin ve efektif hamleler geliştirdiğini göstermektedir. Karşı karşıya kaldığımız ve son yıllarda art arda yaşadığımız güvenlik sorunları bizi böylesi durumlarda hep olduğumuz gibi olaylar son raddesine geldikten sonra harekete geçmek yerine artık potansiyel risk analizi yapmayı, risk faktörlerine karşı plan yapmayı ve de planı sahada icra etmeyi de öğretmiştir. Bu olgu ise bölgesinde bir güç olan Türkiye’nin bu iddiayı devam ettirmesi ve de daha ileri taşıması açısından hayati öneme sahiptir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin bu iddiası salt tarihsel bağlarından ve güncel ve ileriye dönük tek yönlü politikalarında ileri gelmemektedir. Aksine bizatihi bölgenin ve de Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçeklerinden kaynaklanmaktadır. Yani bölgede bir güç unsuru olup dengeyi ve istikrarı gözetmek ülkemiz açısından bir erdem değil içerisinde taşıdığı erdemlerden doğan bir zorunluluktur. Bu gün uygulamada olduğumuz milli güvenlik politikamız da ki potansiyel tehdide karşı hareket etmek ise bu zorunluluğun ve bu zorunluluktan ötürü kullandığımız gücün bir gerekçesidir. Gelinen şu nokta da güç kullanımı üzerine realistik kuram temsilcisi olan Hans Morgenthau’nun ulusal güvenlik kavramına getirdiği bir tespite de yer vermekte fayda var. Morgenthau ; güç bileşenlerinin maddi unsurlarla birlikte liderlik, psikoloji ve benzeri unsurlardan oluştuğunu ve gücün hasımların konumuna, kuvvetine ve de tehdit algılamalarına göre değişken olduğunu ileri sürmüştür. Bu noktadan hareketle uygulamakta olduğumuz bu politikayı akıllıca ve sağlam verilerle analiz ederek uyguladığımız sürece bölge deki güç dengesi gözetiminin diğer güruhlarca da bizim politikalarımız ve tehdit algılamamız hesap edilerek gözetileceği düşünülebilir. Bugün bölgede etkin olan Rusya ve İran gibi ülkeler her ne kadar harekatı istemeseler de harekatın neden ve amacının netliği ve zamanlamasından dolayı bir nevi hareketsizlik içerisindedirler bu da bize harekatın bizim için gerekliliğinin boyutunun diğer güç unsurlarınca da anlaşıldığını gösterir.

Sonuç olarak sahadaki kazanımlarımızı masada da devam ettirdiğimiz sürece hedeflerimize ulaşmış olacağımız çok açık bir gerçektir. Fakat masadan tam manasıyla bir çözüme ulaşmamış ve ya geçici çözümlerle kalkmış olursak gelecekte bu sorunların bir çığ gibi büyüyerek tekrar üzerimize geleceği de aynı açıklıktadır. Bu hususta kalemimizin de kılıcımız kadar keskin olması dileğiyle. Aziz şehitlerimizin aziz ruhları şad olsun…

 

     M.Emre YAVUZ

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir